Geleneksel Yanlışlarımız

Çocuk yetiştirilirken yapılan "Geleneksel Yanlışlarımız Nelerdir" dedik; Uzman Psikolog Simge Tekin’in Psikolog Dr. Özge Kantaş ile yaptığı söyleşisine yer verdik.

Peki nedir kendi kültürümüzde çocuğumuzu yetiştirirken sık yaptığımız yanlışlar? 

Simge: Konuya bizim çocukluğumuzda sıklıkla gördüğümüz, bir çocuk kafasını sehpaya çarptığında yapılan sehpayı dövme” davranışından girmek istiyorum. Sehpa dövülüyor ve çocuğun acısının dinmesi sakinleşmesi bekleniyordu. Ama sonra bir gün bir uzman çıktı ve dedi ki “Sehpayı dövmeyin!”. Çünkü kafasını her çarptığında sehpayı döverseniz çocuk hatayı sürekli karşı tarafta bulma eğilimi gösterecektir. 

Özge: Peki sehpayı dövmeyeceğiz de ne yapacağız sorusu geliyor hemen akıllara değil mi? Önce bu yöntemin aslında sanıldığı kadar işe neden yaramadığını da konuşmakta fayda var. Sehpaya vurunca gerçekten çocuğumuzun acısı geçiyor mu? 

Simge: Sehpa dövülünce çocuğun acısı tabi ki de geçmiyor ama çocukta problemini çözecek bir yetişkine ihtiyaç duyduğu bilinci gelişiyor. Anne babaların bu bağlamda en sık yaptığı hatalardan birisi onların yollarındaki taşları önlerinden kaldırmak oluyor. Çocuklarına kıyamayan anne babaların yaptığı bu davranış zamanla çocuğun önüne çıkacak en ufak bir engelde kendini toparlamayı öğrenmesine engel oluyor. Aslında engeller düşmeler kalkmalar dizlerimizdeki yaralar bizi güçlendiriyor. Çocuklar gelişim döneminde bu engellerle bir arada olarak aşmayı düşmemeyi düştüğünde de kalkmayı öğrenmeleri gerekiyor. 

Özge: Bizim kültürümüzde ebeveynler çocuklarını sorunları çözmeye yönlendirmek yerine; sorunları ortadan kaldırmayı tercih ediyorlar. 

Simge: Ben ebeveynlere çocukları bir sorun ile karşı karşıya kalındığında “yansıtma” tekniğini uygulamalarını öneriyorum. Çocuğumuzun aslında kafasını sehpaya çarptığında beklediği “Canın acıdı değil mi? Sehpaya vurdun başını.”  duymak. Dünyayı yeni tanıyan bir canlıdan söz ediyoruz biz çocuktan söz ederken, hele ki erken çocukluk dönemindeyse. Dolayısıyla çocuğun ihtiyacı olan şey sehpadan öç almak değil, ihtiyacı olan şey orada ne olduğunu anlamlandırmak. Çocuk başına ne geldi, duygusunu anlayan bir yetişkin var mı yanında onu bilmek ister. 

Özge: Ebeveynlerin bu “sehpayı dövme” davranışını sergilemesinin sebeplerinden bir tanesi de o anki acıyı bir an önce dışsallaştırarak çocuğu rahatlatmak. Ancak dediğin gibi çocuk orada duygusuna dair asıl ihtiyacı olan anlamlandırmayı yaşayamıyor; bunun yerine dışsal bir günah keçisi hıncını ona yönlendiriyor. Ve bu süreçten çocuk “önüme baksaydım daha iyi olur muydu” ya da ”daha nasıl dikkatli olurum”u öğrenmeyi ıskalarken; hınçlanma, öfke duyma, sorumluğu bir başkasına atma gibi olumsuz davranışlar öğreniyor. Ki bu da yetişkinliğe doğru ilerledikçe, hak edilmemiş hak sahipliği talep eden bireylere dönüşmelerine sebep oluyor.   

Çok ütopik gelecek belki ama bizzat yaşadığım bir örneği anlatmak istiyorum.  

Türkiye’de bir kreşte çalıştığım dönemde bir çocuğumuz, kreşin koyduğu bir kuraldan hoşlanmayarak babasına şikâyet etmiş ve babasından “sen üzülme çocuğum ben o müdür amcayı döverim, bir daha sana kızmaz ve böyle bir kural koymaz” tepkisi almış. 

Ben velilere şunu sorgulatmak istiyorum  

“Bunu ne amaçla yapıyorsunuz?”  

“Peki bu davranışın sonucu sizce ne?” 

Genellikle böyle durumlarda amaçları ile sonuçları tutarlı olmuş olmuyor. Sosyal yaşama entegre olsun diye kreşe gönderdikleri çocuklarına bu şekilde davranarak maalesef ki sosyal yaşamdan koparıyorlar. 

Simge: Bu durum üniversite yıllarına geldiklerinde çok benzer bir şekilde devam edebiliyor değil mi? Benzer örnekleri çok üzücü bir şekilde yakın zamanda yaşadık. Öğrencisi tarafından katledilen Ceren Damar Hoca'yı hatırlatmak istiyorum ailelere... 

Özge: Küçük bir çocuğa hak edilmemiş hak sahipliği talep etmeyi normalleştirmek gerçekten çok problemli bir durum. Aynı örnek üzerinden giderek şunu da eklemek istiyorum. Çocuk babasından kendisi için bir imtiyaz yaratmasını bekliyor ve bunun gerçekleşeceğine dair sözü alıyor. Ancak okula döndüğünde arkadaşlarının bu kurala uymaya devam ettiğini görünce; o çocuk mutlaka ki babasını da sorgulayacaktır. Çocuk babasına mı güvenecek, bir parçası olmaya çalıştığı arkadaş ve öğretmenlerinden oluşan topluluğa mı güvenecek?  

Yani esasen babanın orada amacı, çocuğunun her sıkıntısını çözebileceği iddiasıyla çocuğunun güvenini kazanmakken; davranışının sonucu maalesef güvenini kaybetmek oluyor. 

Simge: Hep sen haklısını destekleyen ebeveynlerin çocuklarına, aynı zamanda hep "en" oldukları mesajı verme durumları da var. “En değerlisin, en akıllısın, en güzelsin, aslansın, kaplansın, prensessinprenssin...” gibi sürekli pohpohlamanın da ileriki yaşlarda büyük problemlere yol açtığı bir gerçek değil mi? 

Özge: Çocukların algıları çok açıktır aslında. Farkındalığı yüksek bir çocuk şöyle etrafına bakıp gözlem yaptığında içten içe "o kadar da harika olmayabilirim” ya da “bir başkası sorumlu olmayabilir aslında benim yaptığımdan” düşüncesini kendi kendine geliştirebilir. Bu durum yine ebeveyni ile arasındaki güvene dayalı ilişkiye zarar verecektir.   

Simge: Evet sorgulayabilir. Ancak aksi durumlarda da çocuk eğer aynayı kendine çeviremezse, hayat ona bir noktada “o kadar da muhteşem değilmişim” i söyletecektir. Çocuk sosyal hayatın içine girdikçe, ergenlikte ve yetişkinliğe doğru giderken; gerçek anlamda yapabileceklerini ve yapamadıklarını fark etmeye başlayınca bu sefer daha ciddi bir kırılma yaşayacak; kendini rahatsız hissettiren duyguları düzenlemeyi öğrenmek yerine onlarla gereksiz mücadele etmeye başlayacaktır.  

Özge: Diğer yaklaşımlardan da bahsetmekte fayda var. Bir çocuk sehpaya çarptığında, sehpayı dövmeyen alternatifler neler diye de bakarsak eğer, bazı ebeveynlerin; 

“önüne baksaydı ya, oh olsun” diyerek kızarak ders çıkarmasını beklemek, 

çocuğun başına korkunç bir felaket gelmişçesine abartarak feryat etmek, 

ya da “bir şey olmaz, abartma”  diye basite indirgeyerek kendince teselli etme gibi davranışlar sergilediğini de görebiliyoruz. 

Tüm bu tepkilerde aslında çocuk -senin de bahsettiğin- asıl ihtiyacı olan ”yansıtma” davranışını göremiyor. “Bana ne oldu, benim başıma ne geldi, neden oldu ve sırada ne olacak?” bu konularla ilgili bilgiler eksik kalmış oluyor.  

Canı acıyan bir çocuk, kucaklanmaya sarılmaya ihtiyacı elbet duyabilir ve bu ihtiyaç karşılanmalıdır da. Ancak esas olan çocuğumuzun -başına ufak bir sehpaya çarpma değil, çok daha büyük ciddi bir kaza gelmiş olsa dahi- bizden dünyanın hala güvenilir olduğu ve o noktada her şeyin yanındaki yetişkinin kontrolü altında olduğu mesajını almasıdır.  

Simge: Ebeveynler bu davranışları gerçekleştirirken gerçekten iyi niyetle yapıyorlar, çünkü bu davranışlar bizleri yetiştiren kendi anne babalarımızdan miras olarak aldığımız tutum ve davranışlar. Biz insanlar ilişkileri ve iletişimi model alarak öğreniyoruz ve dolayısıyla öğrendiğimizi hızlı bir şekilde kolayca uyguluyoruz ve muhtemelen çocuklarımızda çocuklarına uygulamaya devam edecekler. Ancak bu döngüyü kırmak, bu konuları konuşmayı ve farkındalık yaratmayı gerektiriyor. 

Özge : Kesinlikle, birçok davranışımızın sebebi bizler küçükken anne babalarımızın bize davranış şekli. Yine bir başka tanık olduğum örnekten bahsetmek istiyorum.  

 

Bir AVM’de dönen kapıya doğru koşan bir çocuk ve arkasında feryat figan bağıran bir anne. Anne bağırıyor “sıkışacaksıııııın” diye, çocuk durmuyor koşuyor ve gerçekten sıkışıyor. Neyse ki çevredekilerin müdahalesi ile bir şey olmadan kurtarıyorlar ancak çocuk hem canı acımış, hem de yaşadığı durumdan ötürü korkmuş bir haldeyken annesinden hem azarı hem tokatı yiyor. Ve o anne kuşkusuz ki canından çok sevdiği o çocuğuna “ben sana demedim mi sıkıştın işte” diyerek bir de sözel ve fiziksel şiddet uyguluyor. 

Çünkü annenin amacı bir daha böyle yapmaması  ve sözünü dinlemesi gerektiğini öğretmek.  Muhtemelen o annenin kendi annesi de benzer durumlarda böyle öğretmeye çalışmıştır ona sözünü dinlemesi gerektiğini... 

Çocukları tehlike anında ikna etmek, sözlü uyarı ile o tehlikeden uzak tutmak çok zordur. Böyle durumlarda gerçekten fiziksel olarak çocuğu tehlikeden uzak tutmalısınız. Sözünüzü dinlemesini beklemek yerine elini sıkı sıkı tutarak, ya da kucağınıza alarak tehlikenin önüne geçmelisiniz. Ama velev ki önüne geçemediniz ve olaydan sonra çocuğunuzu suçlayarak bu şekilde davrandınız; bu noktada da o çocuk herkes içinde utandırılmayı, suçlanmayı ve canı acıdığı halde yardım alamamayı öğrenmiş olacaktır. 

Simge: Şimdi ailelerin kafasında söyle bir soru işareti de var. Biz geleneksel yöntemlerin dışına çıkarak biraz daha yüksek farkındalıklı çocuklar yetiştirdiğimizde; verdiğiniz örnekteki gibi çocuklarla ya da ebeveynlerle bir araya geldiğimizde çocuğumuz bundan olumsuz etkiler mi? 

Kişilik özelliklerini hem genetik faktörler hem de çevresel faktörler belirliyor evet ancak burada çevresel etkenlerin büyük bir kısmı aslında -yakın çevresi olan- ailesinde gördüğü davranışlar. Elbette parkta ya da okulda arkadaşlarından gördüğü davranışlardan da etkilenecektir. Ancak bu etkilerin hem çok daha az, hem de törpülenebilir olduğunu düşünüyorum. Sen ne düşünüyorsun? 

Özge: Aile içi davranışlar temeldir. Gerçekten de çocuğunuzun sosyal çevresinde nasıl kişilerle karşılaşacağına ön görmemiz imkansızdır. Ve bunlardan ne denli olumlu-olumsuz etkileneceği her zaman bir soru işaretidir kafamızda. Çocuğun dış çevrede gördüğü farklı durumlar ve davranışlar mutlaka aile içinde konuşulmalıdır.  

Simge: Özellikle teknoloji ya da beslenme şekli konularında bu örnekler geliyor değil mi? 

Özge: Evet işte şunun annesi tablet oynamasına izin veriyor; şunun annesi cips-çikolata yemesine müsaade ediyor gibi örnekler çokça karşılaştığımız durumlar. Bu noktada da yapılanların bizim için neden doğru olmadığını açıklamak ve yerine kendi kurallarınıza uyan bir alternatif sunarak talebi farklı bir şekilde karşılamak iyi olabilir. 

Bir de şöyle örnekler de yaşanabiliyor; siz çocuğunuzu bir şey için ikna etmeye çalışıyorsunuzdur ve oradan bir teyze gelir; “bak annenin dediğini yapmazsan polisler seni götürür”, “doktor sana iğne yapar”, “küçük kalırsın büyümezsin” gibi söylemlerle çocuğunuzu korkutmaya çalışabilir. Ya da çocuğunuz bir başka çocuğun çevresindeki yetişkinler tarafından böyle korkutulduğuna şahit olabilir. Bu noktada atik bir şekilde bunun doğru olmadığını çocuğa anlatarak, gerekli anlamsal düzeltmeleri mutlaka yapmak gerekiyor. Doktorların, gerekmedikçe iğne yapmadığını bilmek, bir çocuk için o an o söylenen şeyi yapmaktan daha çok büyük bir ihtiyaç. Dünyanın güvenilir olup olmadığını öğrenmekle meşgul zira. 

Simge: Korku meselesi de çok önemli aslında. Zaten erken çocukluk dediğimiz 0-6 yaş dönemi bolca korku ile dolu bir dönem. Çocuk dünyayı tanımaya çalışırken; gölgeden korkuyor, ışıktan korkuyor, sesten korkuyor, düşüyor korkuyor. Çocuk bunca çok şeyden korkarken, verdiğin örnekteki gibi bir de biz disipline etmek, sınır koymak adına bir şeylerden korkutursak onu rahatsız hissettiren duygularını tetiklemiş olur, kaygılı bir birey olmasına sebep oluruz. 

Özge: Çocuğun sözlü uyarıları dikkate almaması ya da tepkisiz kalmasının bir sebebi de biz ebeveynlerin sürekli uyaran bir yapıda olması. “Aman oraya dokunma”, “aman onu elleme”, “orda koşma”, “burada oturma”, “üstünü kirletme” diye sürekli uyarı alan çocuklar bir süre sonra rahat hareket edecek alanları kalmadığı için sınırların dışına çıkma gereksinimi duyuyorlar ve bunu alışkanlık haline getiriyorlar. Bir bakıma uyarılara duyarsızlaşıyorlar. 

Simge: Bizim Türk ailelerinde evler çocuklara çok fazla rahat hareket edecek alan sunmuyor diye düşünüyorum. Dağılacak, kırılacak, bozulacak diye sürekli çocuklardan bir şeylerden uzak durması istenebiliyor ve engelleniyorlar.  

Aslında onun yerine ev içerisinde yapılmaması gereken temel bazı şeyleri belirlemek ve geri kalanını çocuğa göre düzenlemek gerekiyor. Çocuğun yaşadığı günlerini geçirdiği ve aidiyet hissettiği mekanları onlara göre şekillendirmek çok önemli. 

Özge: Tabi burada tüm tehlikeleri kaldıralım, dümdüz geniş bir alanda oynasınlar gibi bir durumdan bahsetmiyoruz. Sınırlar ve ev içinde uyulması gereken kurallar elbet olacak. Bu kurallar ailelerin kendi dinamiklerine göre tabi değişkenlik gösterecektir. 

Yine Hollanda'da karşılaştığım bir örnekten bahsetmek istiyorum. Bir süper markette çocukların yerde emeklediklerini gördüğümde çok şaşırmış, tamamen geleneksel dürtülerle çok rahatsız olmuştum. Ya biri eline basarsa, ya mikrop kaparsa, ya bir yere sıkışırsa, ya da çocuğu biri alıp götürürse gibi kaygılar duymuştum. Oysaki bu onların kültüründe çocukların keşfetmesine izin verilmesiyle ilgiliydi ve oldukça normaldi. Tabi bu noktada biz de süper markette yerlere bırakalım çocukları demiyorum-diyemiyorum elbette ama sosyal kültürel ekonomik şartlarımız doğrultusunda hem keşfetmelerine izin vermek hem de tehlikelerden korumak adına kendi adaptif yöntemlerimizi bulalım. 

Simge: Çok sık sorulan sorulardan biri çocukları nasıl özgüvenli yetiştiririz? 

Özge: Özgüven algısının da bazı ebeveynler tarafından çok yanlış algılandığını söylemek istiyorum. Özgüvenin kendini herkesten daha iyi görmehissi olduğu yanılgısına düşüyor ailelerimiz. Oysa ki özgüven kendi özüne verdiği değer, kendi yetkinliklerinden duyduğu güvendir. Ve özgüven dışa bağımlı bir şey değildir. 

 Yani çocuğun özgüveni bir başkasından daha iyi ya da daha az iyi olması ile ilişkilendirilemezken; daha iyi notu alan, daha iyi futbol oynayan, daha iyi İngilizce konuşan, daha güzel olanın özgüvenli olacağı yanılgısı oluyor. Ve aileler çocuklarına daima özgüvenli olmaları adına “daha iyi ol” baskısı uyguluyor. Oysaki çocukta özgüveni geliştiren şey daha iyi olmadığı zamanlarda da değer göreceğini ve sevileceğini bilmesidir. 

Simge: Toparlayacak olursak konu ile ilgili olduğunu düşündüğüm için değinmek istiyorum. Ailelerin en çok şikâyet ettiği durumlardan biri ise “çocuğum bana hiçbir şey anlatmıyor” mevzusu.  

“Okulda ne olduğunu anlatmıyor, arkadaşlarından bahsetmiyor”, “nasıl konuşturabilirim, nasıl anlattırabilirim” diyen ebeveynlere ne söylemek istersin? 

Özge: Kafasını sehpaya çarpan çocuk örneğine döneceğim, aile çocuğuna “yansıtma” tekniğini yapamadığında ona üzüntüsünü ve acısını anlatmayı öğretme fırsatını değerlendirememiş oluyor. Ve çocuk zamanla duygusal ya da fiziksel hissiyatlarını anlatamaz ya da anlatmayı tercih etmez hale geliyor. Edindiği tecrübeler doğrultusunda anne-babasının vereceği tepkiden de çekinen çocuk ebeveynlerini kızdırmak, üzmek ya da panikletmek istemediği için anlatmamayı tercih ediyor. Sonra uğraşalım ki çocuk ebeveynine derdini, sıkıntısınıüzüntüsünü mutluluğunu anlatsın... 

  Tüm bunların temelleri belki tam da bu yüzden daha küçücükken ilk kez kafalarını sehpaya çarptıklarında atılıyor. 

Sonraki

Ebeveynlik ve Annelik Kavramları Üzerine...